kitapci
G O K M e N

Bir Alıntı: Kardeş Kardeşe Borç Vermez

Kategori: kitaplar



Mustafa Kemal Paşa, 3 Mayıs 1920 günü Doğu Cephesi Komutanı Kazım Karabekir Paşa’ya yazdığı bir mektupta
“Devlette hiç para kalmadı. Şu anda içeride para temin edebileceğimiz bir kaynak da yok. Başka kaynaklardan para temin edinceye kadar Azerbaycan hükümetinden borç para alınmasını temin etmenizi rica ederim”
diyordu.
Kazım Karabekir Paşa, isteği Azerbaycan hükümetine iletti.
Bu istek, Azerbaycan Sovyet Sosyalist Halk Cumhuriyeti ile
Ankara Hükümeti arasındaki ilk resmi temastı.


Azerbaycan’dan Türkiye’ye uzanan kardeş eli


1921 yılı içinde Nerimanov’un şahsi emri ile Azerbaycan Dışişleri Bakanı Mirza Davut Hüseyinov, kazanılan Birinci-İkinci İnönü Savaşları münasebetiyle çektiği telgrafta


“...Kazanılan bu büyük zaferlerden dolayı Türk halkını Azerbaycan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti adına kutluyoruz.”
diyor ve bu büyük zaferlerin şerefine Azerbaycan halkının yardım için 30 sistern petrol, 2 sistern benzin, 8 sistern kerosin gönderdiğini bildiriyordu.


Aynı yılın Mayıs ayında Azerbaycan devleti, TBMM hükümetine 62 sistern petrol gönderdi ve bundan sonra savaş bitinceye kadar aynı değerde petrol ve üç vagon dolusu kerosin göndermeyi taahhüt etti.
Bu taahhüdün dışında 1922 yılında Batum yolu ile Azerbaycan dokuz bin tondan fazla kerosin ve 350 ton benzin gönderdi.


Mustafa Kemal Paşa 1921 yılında Nerimanov’a bir mektup yazarak borç para talep etmişti.
Bu mektubu 17 Mart 1921 günü büyükelçi Nerimanov’a ulaştırdı.
Nerimanov, derhal 500 kg . altın gönderdi.
Bunun 200 kg . devlet bütçesine, kalanı ise mühimmat ve silah için kullanıldı.
Daha sonra Nerimanov Rusya’dan aldığı 10 milyon altın rubleyi Ankara’ya gönderdi. Bu yardımlarla savaş içindeki ülkenin durumunda belirgin bir düzelme oldu.
23 Mart 1921’de Azerbaycan hükümeti talep etmediği halde Türkiye’ye Azerbaycan halkının hediyesi olarak 30 sistern petrol, 2 sistern benzin, 8 sistern yağ gönderdi.


Nerimanov, Mustafa Kemal Paşa’nın yazdığı mektuba yazdığı cevabi mektubunda her gün kazanılan başarılarla Türk halkının emperyalizmden kurtulma günlerinin yaklaştığını, bu yüzden kahraman Türk halkını kutladığını yazıyor ve sonra ilave ediyordu;
“Paşam, bizim Türk milletinde kardeş kardeşe borç vermez. Kardeş, her zaman kardeşinin elinden tutar. Biz kardeşiz, her zaman elinizden tutacağız ve tutmaya devam edeceğiz.”
(A. Şemseddinov, Kurtuluş Savaşı Yıllarında Türkiye-Sovyetler Birliği Alâkaları, shf.66)

14:25 - 30/9/2009 - yorum {1} - yorum yaz


Bir Kitap: Ramazanname

Kategori: kitaplar

                           


RAMAZANNÂME, Fatma Karabıyık Barbarosoğlu, Timaş Yayınları, İstanbul, 2002.


Bir ramazan ayına daha kavuştuk şükür. Şüphesiz bereketiyle gelecektir, yeter ki faydalanmayı bilelim. Ramazan gelince neredeyse tüm gazetelerin, yayın organlarının birer ramazan sayfası veya programı hazırlarlamaları adetten olmuştur. Bizim blogumuzda bundan ayrı kalmasın istedim. Birkaç Ramazan’ı ve orucu konu alan yazılarımız olacak.

Yeni bir Ramazan geldi.

Yine geldi.

Çünkü hayattayız.

Çünkü 11 ay doyurduğumuz bedenimizin içinde mahpus yaşayan ruhumuz, katık istiyor.”

Sözleriyle başlıyor Fatma Karabıyık Barbarosoğlu “Ramazanname” adlı eserinin “Yine Yeni Bir Ramazan”  başlıklı ilk yazısına. Kitapta yazarın 1990- 2002 yılları arasında Ramazan ile alakalı yazdıkları, konuştukları yer almakta. Barbarosoğlu’nun ifadesi ile bir “Ramazan albümü” olan kitap iki ana bölümden oluşuyor. İlk bölüm yazarın tanıklıklarını, anılarını ve düşüncelerini içeren “Bir Şehr-i Ramazan” başlığını taşıyor. İkinci bölüm ise Ramazan Sohbetleri adı altında, yazarla çeşitli gazete, dergi vs. için yapılan Ramazan konulu mülakatları içeriyor. İlk bölümde 35 yazı, ikinci bölümde ise 8 sohbet yazısı var. İlk yazının ve kitabın son yazısının sonunda birer dua yer alıyor.

Yazıların yazıldığı dönem 1999 depreminin hemen sonrası olduğu için hemen her yazıda bundan etkiler görmekteyiz. Bir diğer tema ise türban sorunu oluyor yazılarda. Bunlar ana konular olmasa da yazarın ruh halini etkilediği ve yazıların arka planında hissettirdiği görülüyor.

Yazar “nerede eski Ramazanlar” hayıflanmasından ziyade günümüz Ramazanlarına değinmiş. Nasıl yaşadığımızı, neden böyle yaşadığımızı ramazan’a akseden görüntüler içinde düşündüğünü belirten yazar okuduğumuz metinlerin kendisinin İstanbul Ramazanlarına nazarı olduğunu ilave ediyor. Yazarı bazen evinde iftar sofrasında, bazen bir iftar anında toplu taşıma aracında, bir semt pazarında veya Ramazan çadırı önünde görebiliyoruz. Metinlerde hiç değilse birkaç yerde kendimize, bizim yaşadıklarımıza rastlayabiliyoruz.

Ramazan ikliminde yapılan ibadetlerin yakınlaştırdığı insanların hissettikleri birlik duygusu ve “ortak bir zaman”da buluşma algısı belki de bu ayı diğerlerinden ayıran en önemli özellik. Yazarın çok üstünde durduğu bir kavram zaman olgusu. Yazar, modern öncesi ve sonrası zaman algısının çok değiştiğini, özellikle bizim toplumumuzda sekülerleşen zaman algısının bir takım değerlerimizi yitirmemize neden olduğunu düşünüyor.

Yazılarda özellikle çocuklar ve bunların yaşadıkları bölünmüşlük duygusuna rastlıyoruz. Ramazan, kandil, bayram gibi dini günler karşısında başta okul ve medya olmak üzere her yerde karşılarına çıkan noel kutlaması, yılbaşı, cadılar bayramı vs. gibi esasında bize ait olmayan şeylerin arasında bocalayan çocuklarımıza nasıl bir yaklaşım içinde olunabileceğini bir anne gözüyle aktarıyor.

Gösteriş için yapılan, israfın had safhada olduğu lüks iftarlardan duyduğu rahatsızlığı ifade ediyor kimi yazılarında, kimilerinde ise radyolarda reklam amacıyla verilen dini günleri kutlama mesajlarından duyduğu rahatsızlığı. Orucun sıradan bir aç kalmanın ötesinde bir ibadet olduğunun unutulması, bir diyet uygulamasına dönüştürülmesinin üzüntüsünü okuyoruz kimi yazılarda.

“vaktin bereketine gark olmak, vaktin bereketine gark olup da alem ile arasındaki bağı, zikreden kalpten öte kurmayanlar kazandılar. Kazandıkları bilmeden lakin. ‘havf ile reca arasında daha az uyuyabilir, daha çok ibadet edebilir, daha çok fakirin gönlünü alabilirdim’ diye bir pişmanlık kaldı geriye. Sanki gelen son Ramazandı.

Ramazan geldi ve geçti bazılarının gönül iklimine hiç uğramadan. Onun için kaybedenler kaybettiklerini hiç bilemediler.”

 Diyerek Ramazanı nasıl geçirmeli sorusunun kısa bir cevabını vermiş oluyor aynı zamanda.

“Ramazanname”, ramazan ikliminde imsaktan iftara “ortak bir zaman”da birleşmenin güzelliğini bir kez daha hatırlamak isteyenler için önerebileceğim bir kitap.

18:11 - 26/8/2009 - yorum {1} - yorum yaz


Bir Havaalanı Macerasının Düşündürdükleri

Kategori: kitaplar


Ursula K. Le GUIN, Uçuştan Uçuşa, Metis Yayınları, (çev. Çiğdem Erkal İpek), İstanbul 2004.


Yarıyıl tatili için gelen kızkardeşimi ve yeğenimi karşılamak ve de sonrasında uğurlamak için gittiğim havaalanında her iki uçuşta da rötar olunca (itiraf edeyim ilkinde ben de heyecandan çok önceden gelmiştim alana) gergin bir bekleme süreci geçirdim. Sabiha Gökçen Havaalanı, Atatürk Havaalanıyla karşılaştırılınca çok daha sıkıcı bir bekleme yeri gibime geldi. Gergin bekleyişin kuruttuğu damağınızı ıslatmak istediğinizde ödemeniz gereken fahiş fiyatlar da eklendiğinde sıkıntınız artıyor. Neyseki yanımda kitaplarım vardı da boş geçirmedim vakti. ilkinde Reha Çamuroğlu'nun İsmail'i eşlik etti bekleyişime, ikincisinde ise rahmetli Mustafa Necati Sepetçioğlu'nun "Ve Çanakkale: Geldiler" adlı "Ve Çanakkale" üçlemesinin ilk kitabı.  Ancak şimdi bunlardan bahsetmeyeceğim. Aslında bu beklemeler sonrasında daha iyi anladığımı düşündüğüm başka bir eser var ki onu sizinle paylaşmak istedim. 
Bir süre önce Ursula K. Le Guin'in "Uçuştan Uçuşa" adlı kitabını okumuştum. Kitap oldukça ilginç gelmişti, çeşitli paralel evrenlere yapılan yolculukların anlatıldığı bir gezi kitabı gibiydi. Önemli ütopya yazarlarından biri olan Le Guin'in dünyamızın sorunlarını kendine has üslubuyla yaklaştığını ve alegori yaparak biraz hoşca vakit geçirtirken okuru düşünmeye sevk ettiğini varsayarak bitirmiştim. Ekolojik felaketlere, inanç savaşlarına, mühendislik ve gen teknolojilerinin tedirginlik verici çalışmalarına, hırslara, ölçüsüz istek ve tamahkarlıklara karşı bir öngörü ve eleştiri olarak ele almıştım. Kitabın çıkış noktası olan sıkıcı havayolu beklemelerini açıkcası pek dikkate almamıştım, yalnızca konuya giriş için kurgusal bir vesile olduğunu düşünmüştüm. Ancak 15 gün içinde iki kere havaalanlarında tehirli uçakları bekleme bahtsızlığına uğrayınca yazarın neden paralele evrenlere yolculuk etme ihtiyacı hissettiğini daha iyi anlamış oldum. Her halde çok sık uçakla yolculuk yapan biri olsaydım bu esrarengiz yolculuğa çıkma yöntemini ben de keşfedersim :) Yazar (daha doğrusu kahramanımız), kendinden önce  havaalanından uçağa binene kadar geçen sıkcı, gergin ve rahatsız durumdan kurtulmanın yöntemini bulan biri sayesinde boyutlar arası yolculuğa çıkıyor. Bu yolcululardan geri dönüldüğünde dünyamız saatiyle çok kısa zaman geçmiş olduğu anlaşılınca (Bunun nasıl olabildiğini anlamak için bir başka kitabı referans göstermek mümkün: C. S. LEWIS'in Narnia Günlükleri), sıkıcı bir bekleme farklı bir yolculuğa dönüşebilmiş.
Kahramanımız bir yolculuğunda genetik biliminin mucizeleri olan İslac halkıyla karşılaşıyor. Bu boyutta genetikte gelinen sonuçlar biraz ürkütücü gerçi, karşılaştığınız birinin aslında mısır koçanı olması mümkün. Başka bir boyutta büyüdükçe konuşmayı bırakan Asonluları görüyor. insanın bu saygılı halka karşı acımasızlaşabildiğini görmek dehşete düşürücü. Çevresel etkiler kalkarsa bu ırkın yaşlanınca da konuşacağını ileri süren bazı bilimadamlarının sözde bilimsel çalışmalar için küçük bir kızı kaçırmaları ve denek olarak kullanmaları, kızın işkencelerden geçmesi başka boyutlara da dehşetimizi saçtığımızı göstermekte. Bir diğer boyutta kanatları çıkan sakinlerinin dramlarını okuyoruz. Rüyalarınızı herkesle paylaşmak ister misiniz? Yorumlatmak için birilerine anlatmayı kast etmiyorum, daha rüyanızı görürken başkalarının da bunları görmesi veya sizin de başkalrının rüyalarını görüyor olabilmenizi. Sizi bilemem ama ben pek istemem, ama bunun nasıl bir his olduğunu öğrenmek için Frinlilere sorabilirsiniz. Henglerin boyutunda herkesin kraliyet ailesinin bir üyesi olmasını ve bunun toplumsal sonuçlarını görmek mümkün. Bilimsel takıntıların ve hırsların bir grup genci ne hallere düşürdüğünü uykusuzlar boyutunda görüyoruz. Yazarımız hep gördüğü boyutları anlatmamış tabii ki, boyutlar ansiklopedisinden ve boyutlararası yolculukları düzenleyen acentanın (evet maalesef kapitalizmin eli bu boyutlara da ulaşmış) broşürlerinden ya da diğer bazı yolcuların anılarından da yararlanmış. Bunlardan biri yukardaki kapitalizm yakınmasının daha da vahim boyutlara ulaştığı bir boyuta ait yazılanlar. Yazarın yakın bir akrabası anlatmış bunları, yılın tüm günleri noel alışverişi yapabileceğiniz (paskalya vs. günler için de versiyonları varmış) bir boyut bu. Sadece VIP bekleme salonlarından ya da business class yolcuların gidebileceği bir boyut bu. sınırsız alışveriş tabii yeterince paranız varsa :)
Yazarla anlaşamadığımız bir nokta var. O, bu yolculukların sadece havaalanlarından olabileceğini sanıyor. Elbette İstanbul'da yaşamadığı ve Gebze- Haydarpaşa hattını kullanmadığı için bu yolculuğun tren istasyonlarından da yapılabileceğini henüz bilmiyor. Bir gün kendisini de alıp beraber başka bir boyuta, bu kez Küçükyalı İstasyonu'ndan gitmeye davet edeceğim.

20:08 - 15/2/2009 - yorum {yok} - yorum yaz


Bir Kitap: Kurtalan'da Doktor Olmak

Kategori: kitaplar
İldeniz Kurtulan, çok yönlü bir kişilik:  Doktor, heykeltraş, yazar, çevirmen, ressam. Samed Behrengi'yi Türkiye'deki okuyuculara ulaştıran isim. Kuzey Azerbaycan'dan önce İran'a Güney Azerbaycan'a geçen bir ailenin orada doğan çocuğu. 1953 yılında Türkiye'ye tıp öğreniimi görmek için geliyor ve onu daha sonra ailesi izliyor. Okulun ilk yıllarında tıptan başka hemen erşeyle ilgileniyor. Güzel Sanatlar akademisi ve Gazetecilik Okulu'na misafir öğrenci olarak devam ediyor. Ancak okuldan atılma tehlikesi karşısında yeniden tıp eğitimine sarılıp okulu 11 yılda bitiriyor. "Kurtalan'da Doktor Olmak" kitabının üstünde hernekadar roman yazıyorsa da aslında yazarın hayat hikayesinin bir kısmını okuyoruz. Genç idealist bir doktorun göreve başlaması ve görevinin ilk yıllarını dinliyoruz. Roman doktor olan kahramanımızın, Sağlık ocağı'nda görevli olduğu Kurtalan'dan görev süresi sonunda İstanbul'a dönüş yolculuğunda geçiyor. Bir yandan yolculuk sırasında olanlar anlatılırken, diğer yanda bunların çağrıştırmaları ile akla gelen olaylar aktarılıyor. Kahramanımız (özellikle sinema yazılarında çok sık gördüğüm deyimle) "Flashback" ler yapıyor. Görev süresince başına gelen olayları aktarıyor. Bu aktarma zaman zaman kim olduğunu bilmediyi silah taşıyan biri ile yapılan konuşmalarla oluyor. bu meçhul şahsın kimliğini son sayfalarda biraz şaşırarak öğreniyoruz. 
Doğuya atanmış bir doktorun şimdi bile pek çok zorluklarla karşılaşacağını düşündüğümüzde o zaman ki şartları tahayyül etmek kolaylaşıyor. Hiç bir ekipmanı olmayan sağlık ocağına malzemelerin gelmesinin gergin bekleyişi, imkansızlıklar nedeni ile yeterli hizmet verilemeyen hastaların "siz yokken daha iyiydi hiç değilse doktor yok diye evde oturuyorduk, şimdi daha perişanız"  yakınmaları, devletin ilgisizliğinden mi bilgisizliğinden mi kaynaklandığı pek anlaşılmayan tutumları, dönemin siyasi kargaşasının getirdikleri, bölgedeki çalışanların bir biri ile ilişkileri doktorumuzun gözünden okuyucu ile paylaşılıyor. Hepsinden önemlisi bu ücra yerlerde çalışan insanların psikolojisine daha aşina oluyorsunuz. İnsanların bazı yasakları veya tehlikeleri bertaraf etmek için nasıl yollar bulduklarını görmek şaşırtıcı olduğu kadar öğretici. Çeşitli konularda konuşabilmek için biraraya gelmek ama bunun sonucunda bir takibata uğramamak isteyen insanların av partisine çıkar gibi yapmaları buna bir örnek.  
Kahramanımız hep görev yaptığı günleri anlatmıyor; İran'da geçen çocukluk ve gençlik günlerine, Türkiye'ye geldikten sonra çeşitli vesilelerle yurtdışına çıktığı zaman başına gelenlere, 27 Mayıs ihtilali öncesi içinde bulunduğu öğrenci olaylarına bizleri tanık ediyor. Barış Gönüllüleri'nden, bölgeye gelen müfettişlere; İsrailli, Koreli Turistlere; İranlı, Viyanalı vs. ahbaplara, askerlere, doktorlara, köylülere bir çok renkli simaya rastlıyoruz kitapta. Tabii ki bunların toplumsal yaşama yansımalarına da. 
Hangi olayı örnek verip anlatalım desek bir diğerine devam etmekten kendimizi alıkoyamayacağımız, bunun da yeni okuyucuya haksılık olacağını düşündüğümüzden daha fazla detaya girmiyoruz ve yazarın Ömer Hayyam'dan Türkçe'ye çevirfiği bir dörtlükle bitiriyoruz:
Evren gizini, ne sen bilirsin ne de ben
Bu bilmeceyi, ne sen çözersin ne de ben
Perde ardında ne var, konuşurlar mı bizi?
Düştü mü perde, ne sen kalırsın ne de ben.
-----------------------------------------------------------------------
İldeniz KURTULAN; Kurtalan'da Doktor Olmak, Everest Yayınları, İstanbul, 2002, 143 sayfa.

23:14 - 13/1/2009 - yorum {yok} - yorum yaz


Ermenilerce Katledilen Diplomatlarımız

Kategori: kitaplar
  
                     

 

Bugün 17 Aralık, 28 yıl önce ermeni katillerin Sidney Başkonsolosumuz Şarık Arıyak ve güvenlik ateşemiz Engin Sever'i şehit ettikleri gün. Ermenilerce gerçekleştirilen terör olaylarının ne ilkiydi ne de sonuncusu. Kitlesel katliamlardan, suikastlara, sabotajlardan bombalarmalara bir çok çeşidine rastadığımız Ermeni terörü Türk milletini hedef almaya devam ediyor. Azerbaycan'da, Anadolu'da hatta Türkistan'da  Müslüman ve Türk ahali bu zulmün kurbanı oldu. Bir çok toplu mezar, tanık ifadesi ve tarihi vesika bu olayları gözşer önüne seriyor. Ermeni vahşetinin en son örneklerini Hocalı'da ve Azerbaycan'ın işgal altındaki topraklarında gördü dünya.
Talat Paşa gibi bir çok Türk devlet adamı ve ileri geleninin şehit eden ermeni katiller, İsmet Paşa gibi bir çok isme de suikastlar planlamış ancak başarılı olamamışlardır. Bu cinayetleri gerçekleştirenler birer kahraman ilan edilmiş; hem ermenistan'da hem de batılı ülkelerde taltif edilmişlerdir. Talat paşa'nın katili soghomon tehlerian' a ABD'nin Fresno şehrinde dikilen anıtla adeta teröristlere devam mesajı verilmiş, ermeni teröristler bir çok ülkeden destek görmüşlerdir. Tüm bunları ayrıntılarıyla anlatan eserler mevcuttur.¹ Bugün diplomatlarımıza yönelik bir saldırının yıldönümü olduğu için bu konuya değinilecektir.
Türk diplomatlarına yönelik suikastların kısaca listesi şöyle verilebilir:

ŞEHİT TÜRK DİPLOMATLAR

Tarih
Şehir / Görev
Adı-Soyadı
27.01.1973 Santa Barbara / Başkonsolos / Consul Mehmet BAYDAR
  Konsolos / General / Consul Bahadır DEMİR
22.10.1975 Viyana / Wien / Büyükelçi / Ambassador Daniş TUNALIGİL
24.10.1975 Paris / Büyükelçi / Ambassador İsmail EREZ
  Şoför/Driver Talip YENER
16.02.1976 Beyrut / Başkatip / First Secretary Oktar CİRİT
09.06.1977 Vatican City / Büyükelçi / Ambassador Taha CARIM
02.06.1978 Madrid / Büyükelçi / Elçi / Ambassador's Wife Necla KUNERALP
  Em.Büyükelçi / Retired Ambassador Beşir BALCIOĞLU
12.10.1979 Lahey / Büyükelçi Oğlu / Ambassador's Son Ahmet BENLER
22.12.1979 Paris / Turizm Müşaviri / Tourism Counsellor Yılmaz ÇOLPAN
31.07.1980 Atina / Athens İdari Ataşe / Administrative Attache Galip ÖZMEN
  Athens/ İdari Ataşe Kızı / Administrative Attache's daugter Neslihan ÖZMEN
17.12.1980 Sydney/ Başkonsolos / Consul Şarık ARIYAK
  Güvenlik Ataşesi / Security Attache Engin SEVER
04.03.1981 Paris / Çalışma Ataşesi / Counsellor for Labour Affairs Reşat MORALI
  Din Görevlisi / Counsellor for Religiotis Affairs Tecelli ARI
09.06.1981 Cenevre / Geneve / Sözleşmeli Sek. / Secreta. M.Savaş YERGÜZ
24.09.1981 Paris/ Güvenlik Ataşesi / Security Attache Cemal ÖZEN
28.01.1982 Los Angeles/ Başkonsolos / Consul General Kemal ARIKAN
08.04.1982 Ottava / Ottawa / Ticaret Müşaviri / Counsellor for Commercial Affairs Kani GÜNGÖR
04.05.1982 Boston / Fahri Başkonsolos / Honorary Consul General Orhan GÜNDÜZ
07.06.1982 Lizbon/Lisbon/ İdari Ataşe/ Administrative Officer Erkut AKBAY
27.08.1982 Ottawa/ Askeri Ataşe Albay / Military Attache Colonel Atilla ALKIKAT
09.09.1982 Burgaz / İdari Ataşe / Administrative Attache Bora SÜELKAN
08.01.1983 Lisbon / İdari Ataşe Eşi / Administrative Officer's Wife eşi merhum Erkut AKBAY'ın yaşamını yitirdiği 07.06.1982 tarihli saldırıda yaralanmış ve 08.01.1983 tarihinde yaşamını yitirmiştir. Nadide AKBAY
09.03.1983 Belgrad / Büyükelçi / Ambassador Galip BALKAR
14.07.1983 BrükseI/Brussels/ İdari Ataşe/ Administrative Attache Dursun AKSOY
27.07.1983 Lisbon/ Müsteşar Elçi / Wife of the Counsellor Cahide MIHÇIOĞLU
28.04.1984 Tahran/ Sözleş.Sek. Elçi / Wife of Secre. Işık YÖNDER
20.06.1984 Viyana / Çalışma Ataşesi Erdoğan ÖZEN
19.11.1984 Viyana / Uluslararası Memur Enver ERGUN
07.10.1991 Atina / Basın Ataşesi Çetin GÖRGÜ
11.12.1993 Bağdat / İdari Ataşe Çağlar YÜCEL
04.07.1994 Atina / Müsteşar Haluk SİPAHİOĞLU
 
1973- 1994 yılları arasında Ermeni Terörüne kurban verilmiş olan diplomatlarımızın öyküsünü emekli büyükelçi Bilal Şimşir'in 2. ciltlik "Şehit Diplomatlar"² adlı çalışmasından okuyabilmek mümkün.  Şimdi rahmetli olmuş bir başka emekli diplomat Semih Günver'in önerisi üzerine yazılmasına başlanan kitap için başta dışişleri bakanlığı arşivi olmak üzere bir çok kaynak gözden geçirilmiştir. Büyük bir emek mahsulü olan eser bizlere unutturulmak istenen ermeni suikast ve terör geleneğini gözler önüne sermektedir. Ermeni terörünün vahşi yüzünü gözler önüne seren yapıtta, belleklerde iz bırakacak suikastlar, kanlı baskınlar, cenaze törenleri; olayların yaşandığı ülkelerin tutumları, sanıkların yargılanma süreçlerinde yaşananlar, belgelerle anlatılmaktadır.

Bilal Şimşir, çeşitli vesilelerle  şehitlerimize sahip çıkılması gereğini  belirtmiştir. Özellikle bu diplomatlarımızın mezun oldukları okullara  çok iş düştüğünü söyleyen Şimşir, bu okulların çeşitli mekanlarına bu şehit mezunlarının adlarının verilmesini ve bu isimleri anmaya yönelik çeşitli etkinlikler düzenlemelerini arzu etmiştir. Üzücü olan şey bu okullardan bazılarında bu şehit mezunlarının kemiklerini sızlatacak ermeni yanlısı etkinliklerin yapıldığını görmek, bu okulların devletten maaş alan hocalarının "özür kampanyaları" başlatmalarıdır.  










1. Ermeni sorununun çeşitli yönleri için bkz. İdris Bal, Mustafa Çufalı (edts); Dünden Bugüne Türk Ermeni ilişkileri, Lalezar Kitabevi, Ankara 2006.
Ermeni terörü ve terör örgütlerinin faaliyetleri için aynı kitap içinde yer alan benim iki arkadaşımla birlikte yazdığımız "Ermeni terörü ve ASALA Terör Örgütü" adlı bölüme bakılabilir.
2. Bilal Şimşir, Şehit Diplomatlarımız (1973- 1994), 2 cilt, Bilgi Yayınevi, Ankara, 2001

22:50 - 17/12/2008 - yorum {yok} - yorum yaz


Sonraki Sayfa
Tanım
okudugum kitaplari sizlerle paylasmak istiyorum
Ana Sayfa
Profilim
Arşiv
Arkadaşlarım
kitapyurdu
mehmet nuri yardım
şehitler ölmez
Şahin Uçar Tarih felsefesi
strateji
2023 dergisi
millet haber sitesi
sanat alemi
etik haber
ben kendim
bi tanem
ırak turkmenleri
Turklere uygulanan soykırımlar
engelinin sayfası
durmuş hocaoğlu
AGAM
Asılsız Ermeni İddialarıyla Mücadele
dünyayı Türkçe okuyun
Armenian Genocide
Azeri kültür evi

Kategoriler

Son Yazılar
- Azerbaycan Ziyaretimizin Azerbaycan Basının'da Yansımaları
- Bir Seminer Duyurusu: Şahin Uçar- Tarih Felsefesi
- Türk Dünyası Tarih Dergisi'nin Yeni Sayısı Yayınlandı
- Türk Dünyası Tarih Dergisi'nin Yeni Sayısı Yayınlandı
- Bir Alıntı: Kardeş Kardeşe Borç Vermez
- bayram kutlaması
- tebrik
- Bir Kitap: Ramazanname
- Bir Duyuru Bir Davet: Muğam Gecesi
- Bir Dergi: Vizyon
- Bir Opera: Gizli Evlilik
- Başarılar
- bir şiir: üniversite yıllarımda
- anneler günü
- TÜRKÇÜLÜK GÜNÜ KUTLU OLSUN
- Bengütürk televizyonunda Ermeni Sorunu Tartışıldı
- Azeri Kültürevi Paneli
- BİR ŞİİR- BİR VEDA: ÜŞÜYORUM
- kutlama: Nevruz
- çanakkale geçilmez

TÜRK MİLLETİ SİZİNLE/GÖKMEN36/
<

Add to any service Blogcu Toplist Blogarama - The Blog Directory
Free Web Counters
Görevimiz sizi doğru adrese ulaştırmak.
Academics Blogs - Blog Top Sites