| kitapci |

bir şiir: üniversite yıllarımda![]() ÜNİVERSİTE YILLARIMDA Üniversite yıllarımda çektim ilk kez İçimi acıtan sigara dumanını Yokluğuna en büyük isyanımdı bu ermeyen aklımca Dinlenmiş şarkılarda gizli hasretini Bir tiryaki edasıyla savururdum Oysa savrulan bir bendim Ve beterdim tüm savrulanlardan Bir de delikanlı çağımda Tarafından umursanmayan duygularım Yanan bir şeyler vardı içimde oysa Okuduğum hiç bir kitapça tarif edilemeyen Ve ahmakça tariflere hiç mi hiç benzemeyen Bilmediğim ve senin anlamanı beklemediğim… Oysa sendin yıllardır Hasretini dahi senin kadar sevdiğim Yıllardır göremediğim Ve sendin üniversite yıllarımda Aklımda yalnızca bir çift gözle Finallere girme nedenim Yaşıtlarımın en deli dolu yıllarıydı Sabahlara kadar kırık dökük evlerde Havada uçuşuyordu hayaller Birbiriyle alay ediyorduk durmadan Gülüşlerimiz kesilmiyordu Yan komşuyu rahatsız edene kadar Bense ayna karşısında tasdik ediyordum gülüşlerimi İki binli yılların Monalisa’sı oluyordum Gülen gözlerimden düşen görünmez yaşlarla Bir anda takılıp kalıyordu duvarda saat İlerlemez oluyordu sanki gece Sen aklıma geldiğinde üniversite yıllarımda Düşüyordu yanağımdan gülümseme İçim parçalanıyordu Anlatılmaz bir acının pençesiyle Kaderimizin karbon kâğıdıyla çoğaltıldığı arkadaşlarla, Efkâr dağıtıyorduk sabahlara kadar. Fatih’in Öznur’u vardı… Akın’ın Demet’i… Ve benim de bir SIR’rım vardı içimde, Anlatmaya kelime bulamadığımız. Kola dolu bardaklarımızı tokuştururken, Gülüyorduk çocuk masumluğumuzla. Karşıydık içkiye, Aslında cesaret edemiyorduk. Kaş yapalım hesabı gözünü çıkarmayalım, Hayallere bulanmış tozpembe gecelerin diye, Sevmeyi ben üniversite yıllarımda öğrendim. Belki de nasip olmadı aşkı tatmak. Her ne kadar kabullenemesek de: Ölümdü yaşanan tek başına, Oysa iki kişilikti aşk! Dünyanın en güzel şehrinde, Adım adım bitiyordu gençliğim. Ve ben bu şehre seni anlatıyordum durmadan. Gülhane’de boğaza karşı, Çay içiyordum arada. Hüzün kokuyordu her defasında çok şekerli çayım. Kız kulesinin ışıkları yanıyordu karanlık çökerken. Demleniyordu sensizlik… Bir şiir takılıyordu aklıma; Senin beni sevebilme ihtimalini düşünüyordum, Oysa sana olan sevgimi sayılara dökecek, Her türlü yaklaşıma da isyan ediyordum! Üniversite yıllarımda, Gelecek için hayaller kuramıyordum. Senin olmadığın hayallerde, Ben hep figüranı oynuyordum. Resimlerini masa üstü görüntüm yapıyordum, Ve hayalinle süslüyordum odamı. Sevmenin anlamı sendin, Yıkık dökük kelimeler sözlüğümde. Ve hiçbir şeyin anlamı kalmıyordu, Senin aklıma düştüğün gecelerde. Ne idare hukuku ne de siyasal sistemler… İstesem de yanına yanaşamıyordu umurumun. Kapayınca gözlerimi, Seni öptüğüm gecelere geri dönüyordum: Yağmurlu bir günde ıslak saçlarını tutuyordum, Sımsıkı sarılıyordum sana, Kokunu hissediyordum, Bir vedanın uzatmalarında... Şiirler yazıyordum! Kelimeler kelimeleri kovalıyordu içimde. Sayfalar süreceğini sanıyordum her seferinde. Oysa iki kelimeden ibaretti tüm şiirlerim: Seni seviyordum! Seni deliler gibi seviyordum! Üniversite yıllarımda; Seni deliler gibi severken, Herkese unuttum diyordum…! HUTAME 16:18 - 9/6/2009 - yorum {1} - yorum yazBir Film: MutlulukYine uzaklardan ABD'den konuğumuz var. Özge artık misafir editörden öte blogun sinema sayfası sorumlusu olarak düşünülebilir. Bize vakit ayırdığı ve izlenimlerini bizimle paylaştığı için teşekkürler...
İlk gösterime girdiği günden beri izlemek için yanıp tutuştuğum bir film ‘Mutluluk’. Bir Abdullah Oğuz yapımı. Zülfü Livaneli’nin aynı adlı romanından sinemaya aktarılmış. Kitaptan yapılan uyarlamalarda kitaba bağlı kalınması gerektiğini düşünenlerdenim. Filme dair okuduğum birkaç eleştiride kitaba bağlı kalınmadığı özellikle vurgulanmış. Ancak kitabı okuma fırsatım olamadığı için eleştirilere ne katılabiliyorum ne de karşı görüşte olabiliyorum. Ancak filmin 2 saat olmasının, kitaba bağlı kalma çabalarının bir göstergesi olduğu inancındayım. Filmde günümüzde halen güneydoğuda varlığını sürdüren töre cinayetleri işlenmiş, hem de muhteşem bir anlatımla. Namussuzluk yaptığı düşünülerek töre gereği öldürülmesine karar verilen Meryem’in, onu öldürme görevinin verildiği Cemal’in ve yollarının kesiştiği Prof. İrfan Kurudal’ın hayata dair birbirlerine öğrettiklerinin anlatıldığı, insanın içine işleyen, sıcacık, duygu yüklü ve etkileyici bir yapım. Hakkında hiç birşey bilmiyor olsanız dahi, daha film başlarken bir hüzün dalgasının sizi sarmasına engel olamıyorsunuz. Sanırım bunun en büyük nedeni filmim ilk sahnesinin çarpıcılığı ve arka fondan gelen o harikulade melodi. Başrolleri Talat Bulut, Özgü Namal ve Murat Han paylaşmakta. ‘Mutluluk’, aldığı ödüllerle başarısını ortaya koymuş karizmatik sinema ve tiyatro oyuncusu Talat Bulut’un son sinema filmi. Kendisini 2000 yılında En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu ödülü aldığı Abuzer Kadayıf adlı filmden hatırlamaktayız. Benim kendisini ‘Mutluluk’ filmden önce en son hatırladığım yapım, Bir İstanbul Masalı’nın fedakâr annesi Suzan Kozan rolünde izlediğimiz Vahide Gördüm ile başrolünü paylaştığı ‘Annem’ adlı televizyon dizisidir. Ayrıca Sibel Can’la ve Yıldız Kenter’le başrollerini paylaştığı “Saklambaç” adlı televizyon dizisi ile de adından söz ettirmeyi başarmış bir oyuncu Talat Bulut. Filmdeki performansı beklentimin altında oldu biraz. Ama Özgü Namal’in göz dolduran oyunculuğu yanında fark edilmiyor bile. Son yıllarda Türk sinema dünyasında adından oldukça çok söz ettirmeye başlayan Özgü Namal, bence geleceğin en parlak oyuncularından. Benim kendisini ilk izlediğim yapım, TRT’de yayınlanmış olan ‘Yedi Tepe İstanbul’ adlı televizyon dizisidir (parantez açmadan yapamayacağım, bence “Yedi Tepe Istanbul” adlı diziden sonra, gerek oyuncu kadrosu gerek senaryosu ile bu kadar kaliteli bir dizi daha yapılamadı). Özgü Namal, Kurtlar Vadisi adlı dizideki rolü ile de adından oldukça söz ettirmişti. Daha sonra rol aldığı “Büyü”, “Anlat İstanbul”, “Organize İşler”, “Mutluluk” ve “Beynelminel” sinema filmleri ile de başarısını perçinledi. Mutluluk filmindeki oyunculuğu bence tek kelimeyle muhteşem, zaten bu performansı 44. Antalya Altın Portakal Film Festivali En İyi Kadın Oyuncu Ödülüne layık görüldü. Filmin bir diğer ödüllü oyuncusu ise Murat Han. Mutluluk, Murat Han’ın ilk sinema deneyimi olmasına rağmen genç oyuncu 44. Antalya Altın Portakal Film Festivali 'En İyi Erkek Oyuncu' ödülünü kucaklamayı basarmış. Başroller dışında halen Türk televizyonlarında yayınlanmakta olan dizilerden tanıdığımız diğer ünlü oyuncular da filmde rol almışlar. Son zamanlarda, “Binbir Gece” adlı televizyon dizisinden Feride Aksal rolüyle hatırlayacağımız Meral Çetinkaya, Mutluluk filminde Prof. İrfan Kurudal’ın annesi rolünde karşımıza çıkmakta. Ayrıca Lale Mansur, Prof. İrfan Kurudal’ın eşi rolünde. Ancak belirtmek isterim ki bu ünlü oyuncular filmde toplam 10 dk’dan fazla görünmemekteler. Filmin etkileyici müzikleri tahmin edileceği gibi Zülfü Livaneli’ye ait ve bu melodiler film boyunca sizi hüzünden hüzüne sürüklüyor. Ben filmi çok keyifle izledim, bana sorarsanız 10 üzerinden 8’i hak eden bir yapım. Umarım siz de benim kadar keyifle izlersiniz. Sevgilerimle, Ozge Cavusoglu
13:52 - 20/10/2008 - yorum {yok} - yorum yazBir Kitap: Tarih Felsefesi Açısından Mülk ve Hilafet
Yaşamı boyunca çok sayıda bilimsel kitap, makale, bildiri kaleme alan aynı zamanda hat, musiki ve şiirle uğraşan Şahin Uçar, Türkçe (Osmanlıca, Azerice, Kazakça), Farsça, Arapça ve İngilizce’yi iyi derecede (Latince ve Rusçayı da az derecede) bilmesi sayesinde incelediği dönemin kaynaklarını ve tarih felsefesi konusunda yazılmış olan eserleri kendi dillerinde inceleme imkanı bulmuş, bu sayede çok değerli çalışmalar ortaya koymuştur. Tanıtımını yaptığımız Tarih Felsefesi Açısından Mülk ve Hilâfetten başka, Şeyda Divanı (klasik Osmanlı tarzında şiirleri), Anadolu’da İslam-Bizans Mücadelesi, Tarih Felsefesi Yazıları, Varlığın Mana ve Mazmunu (bu eserle yılın fikir adamı ödülünü almıştır), Malihülya (modern Türkçe ile yazılmış şiirler), Tarih Felsefesi Meseleleri, İnsanın Yeryüzü Macerası ve Patterns and Trends in History adlı eserlerin de yazarı olan Şahin Uçar, tarih, sanat ve felsefe bilgisiyle ülkemizin gerçek anlamda tek tarih filozofudur. İslam tarihinin ve günümüzün çok temel meselelerine değinen Şahin Uçar’ın Tarih Felsefesi Açısından Mülk ve Hilâfet adlı bu eseri, bundan önce 1992 yılında Konya’da, 1996 yılında da İstanbul’da iki defa basılmıştır. İlk yayınlandığında Türkiye Yazarlar Birliğinden Yılın Fikir Adamı ödülü almış olan eserin, eski baskılarının bitmiş olması ve önemine binaen okuyucuları haberdar etmek amacıyla son baskısının tanıtılması lüzumlu görülmüştür. Eser son haliyle, iki önsöz, giriş ve yedi ana bölüm ile kaynakça, biyografi ve “Medinet’ül-Fazıla Projesi isimli Tenkid’e cevap” şeklindeki son baskıya ilave edilen ekten oluşmaktadır.
Giriş’te (s. 9-15) “Tarih, Metodoloji ve Tarih Felsefesi” başlığı altında, disiplinler epistemolojik olarak, tarih, ilim, sanat, felsefe ve tarih felsefesi olarak tasnif edilir ve bunların mana olarak farklılıkları ortaya konulur. Tarih ve diğer disiplinlerin mahiyet ve metodlarıyla sağlam bir tarih bilgisine sahip olunmadan geçmişten gelen kültürel mirasın layıkıyla değerlendirilemeyeceği vurgulanır. İşaret edilen hususlarda yetkili donanıma sahip bulunmayan İslam tarihçilerinin ve şarkiyatçıların, çağımız İslam âleminin birliği ve başarısı önünde engel teşkil eden İslam’ın ilk devresine ait temel meseleleri hakkında hatalı neticelere vardıkları belirtilir. Sıkıntının temelinde metodoloji eksikliğini gören yazar, her bölümün başında bu meseleye ayrıca değinir. “İslam’ın Bugünkü En Mühim Meselesi: İslam Tarihinin Yorumu” başlığıyla verilen II. bölümde (s. 15-25), günümüz İslam âleminin işgal ettiği coğrafya ve nüfus potansiyeline mütenasip bir mevkide bulunmadığı ifade edildikten sonra, bu durumun sebepleri ve hal çaresi üzerinde durulur. Batı karşısında mağlup durumda bulunan İslam dünyasının, Batı’yı yok saymadan ve taklitten de kaçınarak, başkalarının değil kendi içerisinden çıkaracağı Müslüman mütefekkirlerin bizzat kendi akıllarını kullanarak, İslam’ı yeniden tefsir etmeleriyle mümkün olacağı vurgulanır. Ancak yazara göre, mevcut koşullarda böyle bir tefsir yapmak epeyce güç görünmektedir. Birincisi, bu iş, vasatî durumdaki münevverleri çok aşmaktadır. İkincisi, İslamiyet’i bugünkü beşeriyete alternatif bir hayat tarzı olarak sunarken, İslami idealler ile tarihi süreç içerisinde teşekkül ve tekamül ederek gelmiş olan ve Peygamberin idealleri ile farklılıklar gösteren ananelerin ve yine tarihi süreç içerisinde ortaya çıkmış olan yorum farklılıklarının nasıl aşılacağı meselesidir. Bir diğeri de, vasatî durumdaki günümüz İslam münevverinin geçmişten çok daha karmaşık ve büyük sorunlarla karşı karşıya olduğudur. Bu hususlara dikkat çeken yazar, İslam’ın bugünkü meselelerinin başında, İslam tarihinin esaslı bir muhasebesinin yapılamamasını gösterir ve İslam’ı modern dünyaya alternatif olarak sunabilmek için İslam tarihinin felsefesinin yapılması gerektiğini söyler. “İslami Tebliğin Mahiyeti ve Siyasi Neticeleri” ana başlığıyla verilen III. bölüm (s. 25-57), dört alt başlık altında incelenir. “Metodolojik Giriş” adı altında, tarihi usulün mahzurlarına değinilir ve ilahiyatın önemli meselelerinden Sami menşeli dinlerde görülen “dünyayı kurtarma davası” üzerinde durulur. “İslam Tebliğinin Yapıldığı İçtimai Muhit”te, İslam öncesi Arap toplumunda sosyal yapıdan, bu yapı üzerine Hz. Peygamberin oluşturduğu müminler cemaatinden ve bu cemaatin hususiyetlerinden bahsedilir. “Pax İslamica” (İslam sulh ve selameti) alt başlığında, müminler cemaatine ruh veren Hz. Peygamberin getirdiği idealler Kur’an’dan örneklerle açıklanır. Yazarın “Pax İslamica” şeklinde tarif ettiği yeni anlayış ve düşünce tarzı olan İlahi hükümranlık ile beşeri bir hükümranlık olan Roma İmparatorluğunun “Pax Romania”sı karşılaştırılıp, farklılıkları ortaya konulur. Buradan “İslami Fetihlerin İzahı”na geçen yazar, İslam fetihlerine dair çeşitli müelliflerin görüşlerine yer verdikten sonra, ilk İslam fetihlerini ve bunların kalıcı olmasını, “Pax İslamica” ile açıklar. Yazara göre, Hz. Peygamberin getirdiği sistem, tanrı namına hüküm süren ve hiçbir başka inanca yaşama hakkı tanımayan teokratik devlet şeklinden tamamen ayrıdır ve Allah’ın hakimiyetini kurmak üzere beşeri hükümranlıkların zulümlerine bir son vermek, İslam sulh ve selametini bütün dünyaya yaymak fikridir. Fethedilen ülke insanlarının Müslümanları bir halaskâr olarak karşılamaları ve fetihlerin kalıcı olması, fethedilen ülkelerdeki maddi ve manevi çöküntü ve diğer tali sebepler yanında, esas itibarıyla “Pax İslamica” ile izah edilebilir. IV. bölümün (s. 57-65) konusu “Hulefâ-i Raşîdin Zamanındaki Bazı Siyasi ve Ekonomik İhtilaflar”dır. Bu bölümde İslam hukukunun en mühim problemlerinden “fe’y, haraç, ganimet ve cizye” terimleri üzerinde durularak, arazi meselelerine bağlı olarak ortaya çıkan ilk ihtilaflar ve sebepleri üzerinde durulur. “Hilâfet ve Mülk Mefhumlarının Zıddiyeti” adını taşıyan V. bölüm (s. 65-115), “Kaynaklar Hakkında Bazı Metodolojik Mülahazalar” alt başlığıyla başlar. Burada, hilafeti mülke dönüştüren Muaviye devrinin doğru izahı için kaynaklara nasıl yaklaşılması gerektiği üzerinde durulur. İslam tarihinin doğru yorumlanabilmesinin bu devir hadiselerinin doğru anlaşılmasına bağlı olduğuna işaret edilir. Bölümün ikinci alt başlığı olan, “Muaviye’nin Hakimiyetinin İlk Yılları”nda, Muaviye hakkında genel bilgi verildikten sonra onun Sıffin savaşındaki hakemler olayıyla Hz. Ali karşında kazandığı politik zaferden, Hz. Hasan’ın halifeliği terk edişinden, Muaviye’nin hicri 40 yılında idareyi ele alışından sonraki iki yıl içerisinde cereyan eden iç hadiselerden bahsedilir ve “Muaviye’nin Yezid İçin Biat Alması” bahsine geçilir. Meseleyi kaynaklarda geçen rivayetlerle izah eden yazar, kanaatini “Muaviye herhalde Yezid için cebir ve tazyike başvurarak daha kendi sağlığında biat almıştır” şeklinde ortaya koyar. Bu son hadiseyle hilafet artık yazarın çok hatalı gördüğü mülke (saltanata) dönüşmüştür. Peki “mülk” ne demektir ve neden sakıncalıdır? Bu sorunun cevabını “Mülk Kelimesinin Etimolojisi ve Manası” alt başlığıyla incelenir. Bu bahse, eserin en can alıcı noktası denilebilir. Burada öncelikle “mülk” kelimesinin eski İbrani tarihindeki kullanılış şekli ile etimolojisi yapılarak Yahudi ve Hristiyan geleneklerinde ve Kur’an’da ne anlama geldiği hususuna açıklık getirilir. Yazarın üzerinde durduğu husus, Yahudi ve Hristiyan geleneklerinde putlaştırılmış diktatörlük rejimi, beşeri bir hâkimiyet anlayışı demek olan “mülk”ün, İslam’da İlahi hâkimiyet ideallerini ifade ettiğidir. Yani İslam’daki manasıyla diğerleri tamamen birbirine zıttır. Peygamberin mesajı, yeryüzünde Allah’ın hâkimiyetini gerçekleştirmek suretiyle insanları, beşeri saltanatın (mülkün) zulmünden kurtarmaktır. Oysa Hz. Peygamberin vefatıyla bir zaruret olarak ortaya çıkan hilafetin, Muaviye tarafından mülke dönüştürülmesiyle, hilafet müessesesi de beşeri mülkün istibdadından farksız hale gelmiştir. Yazara göre hu haliyle, Hz. Peygamberin tebliğ ettiği “dini ve ahlaki inanç ve vecibelerden başka, bilinen bütün siyasi rejimlere (her nevi beşeri mülk sistemine) karşı yeni bir alternatif olarak; bir içtimai nizam getiren İslamiyet, Muaviye döneminde “bir çeşit mülke” dönüştürülmesiyle, “siyasi nizam hususundaki iddia ve davasını daha o zamanda kaybetmiştir ve beşeri mülkten farklı olmayan bir zulüm aletine dönüşmüştür. “Pax İslamica” adını taşıyan VI. bölümde (s. 115-127), “İlahi adaleti yeryüzüne hükümran kılma davasının beşeri mülkten farklı olmayan bir zulüm aletine dönüşmesi nasıl önlenebilir? Bugüne kadar fiilen tahakkuk ettirilemeyen İslami idealler bundan sonra nasıl gerçekleştirilebilir? Şeklinde iki soruya cevap aranır. Hali hazırda İslam âleminde birlik ve beraberlik olmayışının, söz konusu hususların gerçekleşmesi önünde en büyük engel olarak gören yazar, öncelikle birleştirici bir fikre ihtiyaç olduğunun altını çizer. Bu birliğin, “Pax İslamica” şeklinde formüle ettiği “İslam Paktı”, “İslam Devletleri Federasyonu”yla mümkün olabileceğini, yönetim şekli ve uygulamalar üzerine İslam mütefekkirlerinin düşünmeleri gerektiğini söyler. VI. Bölüm (s. 127-198) olarak verilen sonsözde, “oryantasyon”, “perspektif”, “perspektif yanlışları ve tarih felsefesi”, “intensional oryantasyon: görmek istediğimiz gibi görmek”, “Medeniyet-devlet-siyasi hürriyet”, “İslam’da mülk ve hilafet bahsinin hülasası”, “İslam alemindeki oryantasyon yanlışları”, “çağımızda buhranın kaynakları: sanayi devrimi ve Fransız ihtilali”, “sanayi ötesi toplumu”, “asi gençlik: terör çağı”, “medeniyet ötesi toplum” adı altında bugünkü statüko ve İslam’ın geleceği meselesi farklı yönleriyle ele alınır ve sönsözün son alt başlığı olan “Medine’yi yeniden kurmak” bahsinde de gerek İslam aleminin gerekse tüm insanlığın içinde bulunduğu açmazdan kurtulabilmesinin hal çaresi olarak yazar, İslam’ın sunacağı toleranslı alternatif olarak Medine’nin yeniden kurulmasını teklif eder. Mülk ve hilâfet kavramları etrafında, İslam nizamı ve devlet kurumu arasındaki meselelerin yeni bir tarih felsefesi yorumuyla ele alındığı bu çalışma, gerek İslam dünyasının gerekse insanlığın çağımızdaki meselelerine çözümler getirmekte, doyurucu ve anlaşılır bilgiler vermektedir. Bu tür eserlerin çoğalması hem geçmişin daha iyi anlaşılmasına hem de çağımızın birtakım meselelerine çözümler üretilmesine yardımcı olacaktır. İsteme Adresi: Şahin Uçar, Tarih Felsefesi Açısından Mülk ve Hilâfet Domino Yayınları, İstanbul, 2007. Tel: 0212. 238 65 43–526 62 16 00:33 - 11/9/2008 - yorum {yok} - yorum yazBir Film Bir Kitap: Sis ve Gece
Yeni Yılın ilk sinema yazısı yine uzaklardan Amerikadan geldi. Yeni yıl sürprizi yapan Özge, Türk sinemasının güzel ürünlerinden biri olan "Sis ve Gece" hakkında görüşlerini bizimle paylaşıyor. Ahmet Ümit polisiye türünün önemli isimlerinden, Özge yazısında kitap hakıında da bilgi veriyor. Bir şeyi daha iyi anlıyoruz yazıdan, yazarın aynı zamanda çok iyi bir dizi izleyicisi olduğunu. Kendisinden patlama yaşayan Türk dizileri hakkında da bir değerlendirme yazısı beklediğimi buradan duyurayım. ÖZGE'NİN KİTAPCISI
Merhabalar, Bu ay ki film, Türkiye’nin başarılı polisiye roman yazarlarından Ahmet Ümit’in ilk kitabı olan ve eleştirmenler tarafından “edebi nitelikli ilk Türk polisiyesi” olarak tanımlanan “Sis ve Gece” adlı romanından aynı isimle sinemaya aktarılan bir yapım. İlk çıktığı dönemde okuma fırsatı yakaladığım ve çok keyif aldığım romanlardan birisi olan Sis ve Gece’nin sinemaya aktarılmasının bende ayrı bir heyecan ama aynı zamanda da ufak da olsa bir kaygı yarattığını söylemeden edemeyeceğim. Kitaptan uyarlanan yapımlarda kitaba bağlı kalınması gerektiğini düşünenlerdenim. Filmi izlemeden önce duyduğum kaygımın nedeni de buradan kaynaklanmaktaydı, ancak filmi izledikten sonra gördüm ki senarist Turgut Yasalar kitaba bağlı kalmayı seçerek bence çok güzel bir senaryo ortaya koymuş. Bu nedenle çok severek okuduğum hikayeyi izlemekten de bir o kadar keyif aldım. Film kısaca, gizli servis elemanının kayıp sevgilisinin arayışı olarak özetlenebilir. Her ne kadar polisiye gerilim havasında olsa da, bence aşk ağırlıklı bir gerilim filmi. Sadece baş karakterin gizli servis elemanı olması olaylara bakışın polisiye gerilim havasında olmasına neden olmakta. Başrollerini başarılı tiyatro ve sinema sanatçısı Uğur Polat ve yine pek çok başarılı yapımda yer almış olan Selma Ergeç paylaşıyor. Oyunculuğuna kesinlikle hayranlık duyduğum Uğur Polat bence bu filmde yine tam anlamıyla muhteşem bir performans sergilemiş. Bence kitapların filme uyarlanmalarının en zor yanı okuyucunun düş gücü ile yarışıyor olunmasıdır. Kitabı okurken kafamda canlandırdığım Komiser Sedat ile ekranda izlediğim Komiser Sedat’ın bu kadar örtüşebilmiş olması bence Uğur Polat’ın o harika oyunculuğundan kaynaklanıyor. Ayrıca Uğur Polat’ın o gizemli ve karizmatik havası gizli servis elemanı karakterine oldukça iyi oturmuş. Genç oyuncu Selma Ergeç’i daha önce televizyonlarda yayınlanan “Yarım Elma” dizisinin saf!!! ve güzel mankeni Ayça olarak hatırlamaktayız. Son dönemde Hırçın Kız ve Asi adli dizilerle de ön plana çıkan Selma Ergeç, bence bu filmde de oldukça başarılı. Filmin bir diğer keyif veren yanı ise, son dönemlerde ekranlarda Türk dizileri patlaması ile izlemeye alışık olduğumuz pek çok ünlüyü bir arada izleme şansı buluyor olmanız. Aliye dizisinin unutulmaz kötü kayinvalidesi, başarılı tiyatro oyuncusu Ayten Uncuoğlu, Türk filmlerinin yine unutulmaz karakterlerinden İlyas Salman, yine eski Türk filmlerinde tanıyıp sevdiğimiz (ya da en azından benim tanıyıp sevdiğim Sevgilerimle, Özge Çavuşoğlu
13:13 - 7/1/2008 - yorum {yok} - yorum yazÖzgenin kitapcısı: Bir Film Gece 11.45
Sevgili Gokmen her ne kadar her ay benden bir adet yazi beklese de maalesef film izleyecek vakit bulsam da onlar hakkinda bir seyler yazacak vakti bulamiyorum. Bu ay( Sevgiler, Ozge Cavusoglu 14:00 - 30/11/2007 - yorum {yok} - yorum yaz
|
Tanım okudugum kitaplari sizlerle paylasmak istiyorum Ana Sayfa Profilim Arşiv Arkadaşlarım • kitapyurdu • mehmet nuri yardım • şehitler ölmez • Şahin Uçar Tarih felsefesi • strateji • 2023 dergisi • millet haber sitesi • sanat alemi • etik haber • ben kendim • bi tanem • ırak turkmenleri • Turklere uygulanan soykırımlar • engelinin sayfası • durmuş hocaoğlu • AGAM • Asılsız Ermeni İddialarıyla Mücadele • dünyayı Türkçe okuyun • Armenian Genocide • Azeri kültür evi Kategoriler Son Yazılar - Azerbaycan Ziyaretimizin Azerbaycan Basının'da Yansımaları - Bir Seminer Duyurusu: Şahin Uçar- Tarih Felsefesi - Türk Dünyası Tarih Dergisi'nin Yeni Sayısı Yayınlandı - Türk Dünyası Tarih Dergisi'nin Yeni Sayısı Yayınlandı - Bir Alıntı: Kardeş Kardeşe Borç Vermez - bayram kutlaması - tebrik - Bir Kitap: Ramazanname - Bir Duyuru Bir Davet: Muğam Gecesi - Bir Dergi: Vizyon - Bir Opera: Gizli Evlilik - Başarılar - bir şiir: üniversite yıllarımda - anneler günü - TÜRKÇÜLÜK GÜNÜ KUTLU OLSUN - Bengütürk televizyonunda Ermeni Sorunu Tartışıldı - Azeri Kültürevi Paneli - BİR ŞİİR- BİR VEDA: ÜŞÜYORUM - kutlama: Nevruz - çanakkale geçilmez ![]()
| ||||||||